Giresunspor.Net - Herkes Sever Biz Taparız!

Tam Versiyon: Albert Camus: Filozoflar ve siyasetçilerin dediklerine bakacağınıza, futbola bakın!
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyon'a bakınız.
Alıntı: Tiyatro eserleri yazan birine, “Senin için futbol mu önemlidir, tiyatro mu?” diye sorulduğunda, cevap kesinlikle “Tiyatro”dur; ama O farklıydı.

Çoğumuz felsefeden korkarız ya da lüzumsuz bir şey olduğunu düşünürüz; genellikle de bu konular bizi sıkar. Ancak, hangimiz felsefenin içinde futbol ve sporun olduğunu biliyor. Evet, Albert Camus felsefe hakkındaki önyargıları yazdığı eserler ve röportajlarda dile getirdiği kelimelerle yıkmamıza yardımcı oluyor. Bununla birlikte, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Camus’nün hayatına baktığımızda futbola olan aşkını çok rahat bir şekilde anlayabiliyoruz.
20. yüzyılın en güçlü Fransız yazarlarından Albert Camus, 1913 yılında Cezayir’in Mondovi kasabasında dünyaya geldi; ancak hayatının çoğunu Fransa’da geçirdi. Yoksul bir aileden gelen Camus’nün babası bir Alsaslı, annesi ise İspanyol’du. I.Dünya Savaşı sırasında, 1914’te babasını kaybetti. Babasının ölümünden sonra annesi oğlunu geçindirebilmek için hizmetçilik yaptı; ancak Camus daha rahat bir hayat sürebilmek için evinden ayrıldı. İşte bu noktadan sonra Albert Camus’nün spora, özellikle futbola olan aşkı başladı.

Evinden ayrıldıktan sonra 1923 yılında liseye başladı. Ardından da Cezayir Üniversitesi’ne kabul edildi, Camus. Üniversiteye başladıktan sonra kaleciliğe merak saldı ve okulunun takımında kalecilik yapmaya başladı. Camus, Kuzey Afrika Şampiyonası ve Kuzey Afrika Kupası’nda ‘Racing Universitaire Algerois RUA’ takımıyla iki kez şampiyonluğa ulaştı. Çoğu kişi takım ruhunukardeşlik ve ortak amaç duygusunu Camus’un takım arkadaşlarına aşıladığını dile getirdi. Tutkulu ve cesur bir şekilde yaptığı kurtarışlar ismini vakit geçirmeden ön plana taşıdı; ancak çok şanssız bir şekilde henüz 17 yaşındayken tüberküloz hastalığına yakalandı. Verem onu çok sevdiği yeşil sahalardan uzaklaştırdı, yataklara düştü; ama Albert Camus’nün aklı ve ruhu hiçbir zaman futbol sahalarından uzak kalmadı.

Daha sonra edebiyat alanında yazdığı eserlerle ismini farklı bir platformda duyurmaya başladı; ancak hiçbir zaman futbola olan aşkını gizlemedi. 1950’li yıllarda bir spor dergisine verdiği bir röportajda yazdığı denemelerde ve eserlerde her zaman futboldaki fair-play ve takım ruhundan yararlandığını, dini ve siyasi yetkililerin sadece aklımızı karıştırdığını dile getirdi. Kafamızı karıştıran bu etkenlerden kurtulmanın tek yolunun da ‘futbol ve futbol ahlakı’ olduğunu da ekleyerek, nasıl bir spor tutkunu olduğunu herkese göstermiş oldu.
Varoluşçuluğu ve II. Dünya Savaşı’nda Nazilere karşı olan sert tutumuyla ile bilinen Albert Camus henüz 47 yaşında hayata gözlerini yumdu. İnsanlara felsefenin ve edebiyatın sadece duygulardan ve düşüncelerden ibaret olmadığını gösterdi. Çoğu insanın, ‘22 kişinin bir topun peşinden koşması’ olarak nitelendirdiği futbolu, eserlerine yansıtarak edebiyat ve felsefeye farklı bir bakış açısı kazandırdı. Albert Camus, rahat bir şekilde, “Ahlak ve insanın yükümlülükleri hakkında güvenebileceğim ne biliyorsam onu futbola borçluyum,” diyebilen bir varoluşçu; tiyatro eserleriyle ünlü olsa bile, “Tiyatro mu, futbol mu?” sorusuna, “Tereddütsüz futbol” diyebilen bir tiyatro yazarı; “Filozoflar ve siyasetçilerin dediklerine bakacağınıza, futbola bakın”diyebilecek bir futbol aşığıydı. Evet, Albert Camus böyle bir adamdı; ancak 1957 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıktan tam üç yıl sonra bir araba kazasında öldü. Çoğu insana göre kendisini arabanın önüne atmıştır... Ama bunları dile getirenlerin bilmediği bir şey vardı; Camus hiçbir zaman intihardan yana değildi, yaşamın anlamsızlığının yok edilemeyeceğinin bilincindeydi, tıpkı hastalığına rağmen futbolla omuz omuza verdiği savaş gibi.
Sami MORHAYİM
 Albert Camus hakkında bilgi toplamama yardım eden UOML Felsefe Grubu hocası Asım Erhanezer’e teşekkür ederim.


http://arsiv.salom.com.tr/news/print/173...bakin.aspx